Bir Hastane Dostluğunun Yolculuğu”

 Bir Hastane Dostluğunun Yolculuğu”


Bayram Arifesinde Aynı Koridordan Çıkmak
O koridorun kokusunu hâlâ unutamam…
İlaçla, umutla ve biraz da korkuyla karışık bir kokuydu.
İznik Devlet Hastanesi’nin fizik servisinde karşılıklı iki odada yatıyorduk. Ben hanımla aynı odadaydım. Karşı odamızda ise bir başka hayat, bir başka dert, bir başka bekleyiş vardı.
İlk günler sadece kapı aralıklarından gördük birbirimizi.
Selamlaşmalar kısa, bakışlar yorgundu.
Ama insan aynı acının içinde olunca, kelimeler olmasa bile kalpler birbirini tanıyor.
Günler geçtikçe koridorda ayak seslerimiz çoğaldı.
Birimizin yürüyüşü düzelince öteki sevindi.
Birimizin ağrısı artınca ötekinin yüzü düştü.
Sonra Ramazan geldi…
Ve bir gün, iftara doğru, odalarımızın kapıları açık kaldı.
Hanımın hazırladığı küçük bir tabak, karşı odaya gitti.
Onların getirdiği bir hurma, bizim masaya kondu.
O gün ilk defa aynı sofrada olmasak da, aynı duada buluştuk.
Ve işte o gün anladım:
Hastane arkadaşlığı, insanın kalbine yazılan bir hatıradır.

Bayram arifesiydi…
Doktor kapıda göründüğünde hepimizin kalbi aynı anda çarptı.
“Yarın taburcusunuz,” dedi.
O an koridorda bir sessizlik oldu.
Sonra hepimizin yüzünde aynı şey belirdi:
Bir sevinç… bir de ayrılığın burukluğu.
Ertesi sabah, aynı koridordan çıktık.
Ama her birimiz o koridorda birbirimizden bir parça bırakarak…

Koridordan çıktığımız o sabahın üzerinden mevsimler geçti.
Bayramlar geldi geçti…
Ama bazı insanlar vardır ya, insanın içinden hiç çıkmaz. İşte öyle kaldılar içimizde.
Aradan neredeyse bir yıl geçti.
Günlerden yine aynı aylar… Aynı serinlik, aynı rüzgâr.
Bir akşam hanımın elindeki telefona bakarken bir şey dikkatimi çekti.
Bir isim… tanıdık ama eksik. Sanki hatırlanmak için bekliyordu.
“Bu kimdi?” dedim kendi kendime.
Hanım da hatırlayamadı önce.
Sonra o koridor geldi gözümün önüne…
Karşı oda… iftar vakti… hurma… sessiz dua…
Birden içimden bir ses yükseldi:
“Bul onu… bu bağ yarım kalmasın.”
Telefonu aldım elime.
Eski rehber, yeni telefon, silinmiş gibi görünen isimler…
Biraz uğraştım, biraz düşündüm. Sonra aklıma bir yol geldi.
WhatsApp’tan arattım…
Ekran birkaç saniye sustu.
Sanki o da hatıraları yokluyordu.
Ve sonra…
Bir isim belirdi.
O an kalbim, o hastane koridorundaki gibi attı.
“İşte bu…” dedim.
“Bulduk…”
Numarayı çevirmeden önce bir an durdum.
İnsan bazen bir kapıyı çalmadan önce, içinden geçenleri toparlamak ister ya… öyle bir an.
Sonra aradım.
Telefon çaldı…
Bir kere… iki kere…
Ve o ses…
“Efendim?”
İşte o anda, bir yıl önceki o hastane odası, o bayram arifesi, o ortak acı ve o ortak sevinç… hepsi bir anda geri geldi.
“Ben…” dedim,
“Karşı odadaki komşun…”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra karşıdan gelen ses titredi:
“Abi… sen misin?”
O an anladım ki, bazı bağlar ne zaman geçerse geçsin kopmuyor.
Sadece doğru zamanı bekliyor.
Uzun uzun konuştuk.
Sağlığımızı, geçen günleri, eksilenleri, çoğalanları…
Ve konuşmanın sonunda, içimizde aynı cümle vardı:
“Bir gün tekrar yüz yüze görüşmek nasip olur inşallah…”
Telefonu kapattığımda hanıma baktım.
Gözlerimiz doluydu ama içimiz huzurluydu.
Çünkü biz o gün sadece bir telefon numarasını bulmamıştık…
Biz bir hatırayı yeniden diriltmiştik.
Ve o an içimden şu cümle geçti:
İnsan bazen bir hastanede tanıdığı birini, yıllar sonra bile kalbinde taşır.
Çünkü bazı insanlar…
acının içinden geçerek kardeş olur

Aradan aylar geçti…
Yaz kendini iyice hissettirmeye başlamıştı.
Bir gün hanımla otururken aynı anda aklımıza geldi:
“Gidelim mi?” dedik.
“Bir çaylarını içelim, yüz yüze görüşelim…”
Yola çıktık.
İznik Gölü’nün kıyısından geçerken, içimde garip bir huzur vardı. Sanki yıllardır tanıdığım bir akrabaya gidiyordum.
Göllüce Köyü’ne vardığımızda bizi kapıda karşıladılar.
Sarılmalar, “hoş geldiniz”ler, “iyi ki geldiniz”ler…
O an anladım ki biz o gün hastanede sadece tanışmamışız…
Biz orada gönül bağı kurmuşuz.
Köyün ileri gelenlerindenmişler.
Oğulları da köyün biraz dışında, Gemlik tarafına doğru kendi arazilerinde bir kamp alanı kurmuşlar.
Bizi oraya da götürdüler.
Zeytin ağaçlarının arasında kurulmuş çadır yerleri…
Ahşap küçük bungalovlar…
Sabah kahvaltısı, akşam yemeği…
Doğanın içinde tertemiz bir yer.
“İsterseniz burada kalın,” dediler.
“Çadırla da olur, bungalovda da…”
Fiyatını sorduk.
Birbirimize baktık, hafifçe gülümsedik.
Emekli insanın hesabı bellidir ya…
“Biz bir çayınızı içmeye geldik,” dedim.
“Gönlümüz zaten burada kaldı…”
Hep birlikte güldük.
Ama o gün anladım ki bazı yerlere kalmak için değil, bağ kurmak için gidilir.
Dönerken akşam güneşi gölün üstüne düşüyordu.
Yol boyunca hanımla pek konuşmadık.
Çünkü ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk:
Biz bu hayatta çok şey unutabiliriz…
Ama bir hastane koridorunda başlayan o dostluğu
ve bir köy kapısında yeniden filizlenen o bağı
asla unutmayacağız.
Ve içimden son cümle geçti:
“Bazı dostluklar hastanede başlar,
köy yollarında kök salar,
ömür boyu insanın içinde yaşar.”

Kamil Erbil

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KAYBOLMUŞLAR

Doktor

Kimsesiz değildi,torunu vardı