Kayıtlar

​Kalasların Arasında Bir Avuç Kum

  ​Kalasların Arasında Bir Avuç Kum ​Askerlik tezkeresinin taze sevinci cebimde, Bursa’ya döndüğümde, dünyayı adaletin terazisiyle tartabileceğine inanan gencecik bir adamdım. Umutlarım, yaşımın getirdiği o deli fişek cesaretle harmanlanmıştı. Devletin açtığı sınavı kazanıp Bursa Maliyesi’nde icra memuru olarak o ilk adımı attığım gün, masamın üzerine yığılan gri, soğuk klasörlerin, yıllar geçtikçe ömrümün en ağır yüküne dönüşeceğini nereden bilebilirdim? ​O yıllarda sokakta "icra memuru" fısıltısı yükseldi mi, en cesur adamın bile çehresi kireç gibi beyazlardı. Bakışlar bıçak gibi bilenir, arkamızdan uğursuz bir rüzgâr eserdi. Haklıydılar da... Kimse sabahın köründe kapısında devleti, hele ki borç isteyen asık bir yüzü görmek istemezdi. Ama bizim işimiz hislerle değil, imzalarla yürürdü. Hele o evrakın üzerinde Valilik mührü varsa, akan sular durur; devlet alacağını rızayla değilse, kanunla alırdı. ​Sıradan, kavurucu bir Bursa yazındaydık. Sıcak, şehrin üzerine kurşun gibi ç...

Vasiyet

  VASİYET ​Şehrin en lüks, en gözde semtlerinden birinde, hep beraber yaşayalım diye dört daireli, geniş ve modern bir apartman inşa ettirmiştim. Hayatımın baharını feda ederek kurduğum o fabrikanın gölgesinde, tüm aile yan yana olacaktık. Yaş hiyerarşisine göre en alt kata ben ve karım yerleştik; çocuklarımız da sırayla üstümüze taşındılar. Her şey mükemmel görünüyordu. Ancak bu saadet tablosu çok sürmedi. Bir akşamüstü, karım aniden geçirdiği bir kalp kriziyle ellerimin arasından kayıp gitti. ​O gittikten sonra dünya ne kadar büyük, imkanlarım ne kadar sonsuz olsa da hayat bana çekilmez gelmeye başladı. Günlerim fabrikaya gidip gelmekle, akşamları ise üst katlardan inen torunlarımla vakit geçirip teselli aramakla geçiyordu. Fabrikaya her gün uğrasam da artık işleyişe, çocukların ve damatların kararlarına pek karışmıyordum. Şirketin %55 hissesi hala bendeydi. Rahmetli annelerinden kalan paylar ve daha önce kendi rızamla onlara devrettiğim hisseler çocuklarımın elindeydi ama her du...

Bir Yelpaze,Birkaç Kuruş ve Çivit Mavisi Dünya

 ​Bir Yelpaze, Birkaç Kuruş ve Çivit Mavisi Bir Dünya ​Bugün adını "Erkek Kuaförü" koydukları, duvarları ithal duvar kağıtlarıyla kaplı, tavanlarından led ışıklar sarkan o cafcaflı dükkanlardan birine ne zaman yolum düşse, burnuma ne o pahalı parfümlerin kokusu gelir ne de saç şekillendiricilerin esansı... Ben hala 1955 yılının o ilkbahar sonundaki çocuksu heyecanımı, burnumda çivit mavisi badananın ve Arko sabunun o temiz, eski kokusunu ararım. ​İlkokul sıralarından yeni kalkmış, 78 yıllık ömrümün henüz başında bir çocuktum. Rahmetli annem, sokakta boş gezmeyeyim, hem bir sanat öğreneyim hem de yerim yurdum belli olsun diye elimden tuttuğu gibi mahalle komşumuz Berber Karam ustaya götürmüştü beni. Şimdiki gibi "Kariyer planlaması" falan yoktu o zamanlar; "Eti senin, kemiği benim" teslimiyetiyle, ailece görüştüğümüz o güvenli ellere emanet edilirdim. Ustamın "Gel bakalım delikanlı" diyerek başımı okşayışı, bugün bile içimi ısıtır. ​Şehrin en fiya...

Bekleyiş ve İlk Adım

  ​Bekleyiş ve İlk Adım ​Gökyüzü, gün batımının turuncu ve pembe tonlarıyla boyanırken, Ege’nin küçük bir sahil kasabasındaki plajda, Ahmet, gözleri ufukta, hafif bir heyecanla bekliyordu. Ayakları ılık kuma gömülüyken, dalgaların ritmik sesi içindeki fırtınayı sakinleştiriyordu. Bu tatili, sevgilisi Elif'le uzun zamandır hayal ediyorlardı. Şehir hayatının koşuşturmasından, iş stresinden uzak, sadece ikisinin olacağı bir yer. ​Telefonu titredi, Elif’ten gelen mesajda "Geliyorum, beş dakikaya oradayım!" yazıyordu. Ahmet’in yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Elif'le her an, sanki bir film sahnesi gibiydi ve bu tatil, o filmin en romantik bölümü olacaktı. ​Nihayet, yolun sonunda Elif göründü. Üzerinde hafif, beyaz bir elbise vardı ve rüzgar saçlarını savuruyordu. Güneşin son ışıkları yüzüne vuruyor, onu bir melek gibi gösteriyordu. Elif, Ahmet'i görür görmez koşmaya başladı ve kollarını boynuna doladı. "Seni o kadar özledim ki!" diye fısıldadı. ​Birlikt...

Vicdanın Arınış

  ​Vicdanın Arınışı ​Şehrin gürültüsü, egzoz dumanı ve bitmek bilmeyen korna sesleri arasında geçen bir Cumartesi mesaisi daha sona ermek üzereydi. Hafta içi asıl işimle boğuşurken, hafta sonları ve akşamları direksiyon salladığım bu dolmuş, aslında benim için bir kaçış değil, hayatın  gerçek yüzüne tutulan bir aynaydı. Güneş, binaların camlarına turuncu bir veda öpücüğü kondururken, son durağa yaklaşmıştık. Arabada sadece tek bir yolcu kalmıştı; dikiz aynasından gördüğüm kadarıyla, şık ama yorgun görünümlü bir adam. ​"Şoför bey," dedi adam, sesi vites kutusunun iniltisini bastırarak. "Sizinle özel bir şey konuşabilir miyim?" ​Gözlerim aynadaki yansımasına takıldı. Kırklı yaşlarının başında, bakımlı ama gözlerinde tarif edilemez bir tedirginlik taşıyan bu adamı daha önce hiç görmemiştim. "Konu ne?" diye sordum, sesimdeki mesafeyi koruyarak. ​"Çok özel," dedi, kelimenin üzerine basa basa. "İnanın bana, hem sizin hem benim için çok önemli....
 Hamileyim Almanya benim için yalnızca doğduğum ülke değildi. Çocukluğumdan beri içinde büyüdüğüm o düzenli sokaklar, kusursuz saatler gibi işleyen hayatlar, insanın ruhunu bile belli kalıplara sokuyordu. Babam yıllar önce ekmek parası için gelmiş, annem onun ardından gelince küçük ailemiz gurbetin içinde kendi sıcaklığını kurmuştu. Ama yaşadığımız hayat, Alman disiplininin sert çizgileriyle çevriliydi. Ben de o çizgilerin içinde büyüdüm. Anaokulundan üniversiteye kadar her adımım planlıydı. Derslerimde başarılıydım. Öğretmenlerim benim için “geleceği parlak” derlerdi. Sınıf arkadaşlarım eğlenirken ben hedeflerime yürüyordum. Hukuk fakültesine girdiğim gün, hayatımın geri kalanının da önceden çizildiğine inanıyordum. Yanılmışım. Çünkü insan bazen en büyük hatasını, her şeyi doğru yaptığını sandığı anda yapıyormuş. Fakültede en yakın arkadaşım olan genç kadınla her şey önce masum başlamıştı. Aynı sıralarda oturuyor, aynı kitapları paylaşıyor, sınavlardan önce birbirimize not veriyor...

Kum

 ​Askerlik teskeresini cebime koyup Bursa’ya döndüğümde, içimde dünyayı değiştirebileceğime inanan o genç adamın büyük umutları vardı. Devletin açtığı sınavı kazanıp Bursa Maliyesi’nde icra memuru olarak göreve başladığım o ilk gün, masamın üzerine yığılan o gri, soğuk dosyaların yıllar sonra ömrümün en ağır yüküne dönüşeceğini elbette bilemezdim. ​O yıllarda sokakta "icra memuru" dendi mi, insanların yüzü bir anda kireç gibi beyazlar, arkamızdan fısıltılar yükselir, bakışlar bıçak gibi bilenirdi. Haklıydılar da... Kimse sabahın köründe kapısında "devlete borcun var" diyen birini görmek istemezdi. Ama bizim işimiz hislerle değil, imzalarla yürürdü. Hele o evrakın üzerinde Valilik imzası varsa, akan sular dururdu; devlet alacağını rızayla değilse, kanunla alırdı. ​Sıradan, kavurucu bir yaz sabahıydı. Şehrin kenar mahallelerinden birindeki bir mükellefe ait, kalın klasörlerin arasında kaybolmuş cılız bir dosya düştü önüme. Vergi borcu. Evrakı çantama koyup yola çıktım...