Kayıtlar

Kurdun Uluması

 Bir Devrin Hikayesi ​O sabah, kiremitleri dizmek için çatıya çıktığımda aslında hayatımın geri kalanındaki tüm dengeleri düzelteceğimi bilmiyordum. Bekçinin aşağıdan seslenişi, sadece bir devlet memurunu karakola çağıran bir nida değil; huzurlu sivil hayatım ile askeri müdahalenin o gri labirenti arasındaki kapının gıcırtısıydı. Çatıdan inerken, ailemin gözlerindeki o sessiz korkuyu gördüğümde, üzerime giyeceğim o "gizli" gömleğin ne kadar dar geleceğini hissetmiştim. ​Karakolun koridorları barut ve tütün kokuyordu. Yüzbaşının masasında duran o "Çok Gizli" ibareli pembe kağıt, aslında hürriyetimin üzerine vurulan bir mühürdü. Bana "çatlak" demişlerdi. Evet, belki de çatlak bir kiremit gibiydim; ama yağmuru içeri sızdırmamak için değil, adaletsizliğin o soğuk suyunu aşağıdakilerin üzerine akıtmamak için direniyordum. "İmzalarsan anan seni tanımaz" tehdidi, ruhumdaki o dik başlı memuru daha da ayağa kaldırmıştı. O gün o kağıdı, bir emre itaat etme...

Gümüş Göl ün Bekçisi

  ​Gümüş Göl’ün Bekçisi ​Gölün yüzeyi, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte üzerine serilen ince sisi ağır ağır üzerinden atıyordu. Reşat, tahta kulübesinin gıcırdayan kapısını açtığında, ciğerlerine dolan o tanıdık yosun ve rutubet kokusunu selamladı. Elleri, yılların ve ağların bıraktığı nasırlarla sertleşmişti ama oltayı tutarken bir cerrahın parmakları kadar hassastı. Orta yaşın o dingin kıyısına vardığından beri, şehrin gürültüsünü ve insanların bitmek bilmeyen telaşını bu kıyıda bırakmıştı. ​Onun için balıkçılık sadece bir geçim kaynağı değil, bir çeşit ibadetti. Her sabah güneş dağların arkasından mahcup bir çocuk gibi başını uzatırken, emektar sandalıyla göle açılırdı. Sandalın suya vurduğu her kürek darbesi, sanki gölün kalbine gönderilen birer mesajdı. ​Reşat, gölün hangi köşesinde hangi balığın saklandığını, rüzgarın hangi yönden eserse bereket getireceğini ezbere bilirdi. Ama onun asıl ustalığı sabrındaydı. Oltasını suya bıraktığında, dünya ile olan bağını keser, sadece mis...

Bir Hastane Dostluğunun Yolculuğu”

  Bir Hastane Dostluğunun Yolculuğu” Bayram Arifesinde Aynı Koridordan Çıkmak O koridorun kokusunu hâlâ unutamam… İlaçla, umutla ve biraz da korkuyla karışık bir kokuydu. İznik Devlet Hastanesi’nin fizik servisinde karşılıklı iki odada yatıyorduk. Ben hanımla aynı odadaydım. Karşı odamızda ise bir başka hayat, bir başka dert, bir başka bekleyiş vardı. İlk günler sadece kapı aralıklarından gördük birbirimizi. Selamlaşmalar kısa, bakışlar yorgundu. Ama insan aynı acının içinde olunca, kelimeler olmasa bile kalpler birbirini tanıyor. Günler geçtikçe koridorda ayak seslerimiz çoğaldı. Birimizin yürüyüşü düzelince öteki sevindi. Birimizin ağrısı artınca ötekinin yüzü düştü. Sonra Ramazan geldi… Ve bir gün, iftara doğru, odalarımızın kapıları açık kaldı. Hanımın hazırladığı küçük bir tabak, karşı odaya gitti. Onların getirdiği bir hurma, bizim masaya kondu. O gün ilk defa aynı sofrada olmasak da, aynı duada buluştuk. Ve işte o gün anladım: Hastane arkadaşlığı, insanın kalbine yazılan bir...