Hey Gidi Günler
Hey Gidi Günler Hey…
Okullar kapanınca, içimi bir sevinç kaplardı. Tatilin başladığı daha ilk günlerde, valizimi apar topar hazırlar, annemin rahmetli ablasının köyüne gitmek için sabırsızlanırdım. O köy ki, her bahçesinden bir dere geçer, her evin önünden su şırıltısı duyulurdu.
Yaz sıcağının en ağır bastığı günlerde, hem dinlenmek hem de teyzemlere yardım etmek için bir buçuk, bazen iki ay kalırdım orada. Sanki başka bir dünyaydı orası… Şehirde yorgun düşen ruhum, o köyde yeniden can bulurdu.
Teyzemin evi, köyün hemen dışında, bayırın eteğinden geçen derenin kıyısındaydı. Bahçesinin üst tarafından dere akardı; yazın sıcağında bile o suyun sesi içimizi serinletirdi. Ev, bodrum üstüne kurulmuş iki katlı, taş gibi sağlam bir köy eviydi.
Alt katta, büyükçe bir sofa vardı. Renk renk örme kilimlerle kaplı, duvar kenarlarına yer minderleri serilmişti. Önü tahta paravanlarla ayrılmıştı ama bahçeyi rahatça görebilirdin. Sofanın bir köşesinde mutfak, diğer ucunda odalar; en sağda ise yukarı kata çıkan ahşap merdivenler uzanırdı.
İkinci kata çıktığında seni köyün tamamına hâkim geniş bir sofa karşılardı. Hemen arkasında, derenin hizasında bir tek oda vardı. Odanın penceresini açınca, yukarıdaki bahçeden gelen suyun şırıltısı bülbül sesine karışır, içini tarifsiz bir huzur kaplardı.
En güzel anlar mutfakta başlardı. Teyzem, odun ateşinde, toprak tencerelerde yemek pişirirdi. Hele o kuru fasulyesi… Anlatılmaz, yaşanır. Kırmızı çömleğe fasulye, soğan, biber, salça, yağ ve birkaç tane top top acı biber konurdu. Çömleğin ağzı sıkıca kapatılır, közün yanına yerleştirilirdi. Saatlerce ağır ağır pişerdi.
Ve sofra zamanı geldiğinde… O çömlek açılır, öyle bir koku yayılırdı ki, aç olmasan bile oturur yerdin. Her kaşıkta başka bir tat, her lokmada başka bir huzur vardı.
Sabahları erkenden uyanırdım. Teyzem, sağdığı sütleri “yayık” dediğimiz o uzun tahta kaba döker, büyük bir sopayla çalkalamaya başlardı. Yukarı aşağı, sabırla dövülürdü süt. Tereyağı üstte toplanır, altta kalan ayran başka bir lezzet olurdu.
Kahvaltıda taze tereyağını sıcak ekmeğin üstüne sürer, yayık ayranını kana kana içerdik. İşte hayatın en sade ama en kıymetli lezzetleri…
Kahvaltıdan sonra, eniştem ahırdan eşeği çıkarır, iki yanına büyük boş köfünleri bağlardı. Bazen ben de o köfünlerin içine otururdum. Dıgıdık dıgıdık sesleriyle arnavut kaldırımlı sokaklardan sallana sallana geçerken, yolda karşılaştığımız köylüler “kolay gelsin” der, gülümserdi.
Tarlaya vardığımızda eşeği çözer, malzemeleri kiraz ağacının altına indirirdik. Teyzemin bir kızı vardı, benden büyüktü. Ben onu severdim, o da beni. Beraber fasulye toplamaya başlardık. Elimize birer teneke alır, sıranın arasına girerdik. Yapraklar kolumuza, yüzümüze yapışır, bazen kaşındırırdı ama biz gıkımızı çıkarmaz, toplardık. Teneke dolunca çıkıp çuvala boşaltır, yeniden dalardık aralara.
Öğleye doğru güneş iyice tepemize binerdi. O zaman teyzemin evde hazırlayıp getirdiği yemeği kiraz ağacının gölgesinde hep birlikte yerdik. Yorgun ama neşeliydik. O yemeklerin tadı, hâlâ damağımda.
Yemekten sonra çuvalları yine eşeğe yüklerdik. Yer kalırsa ben semerin üstüne oturur, yoksa elimde sopayla merkebin arkasında yürürdüm. Mahsulleri köye gelen tüccarlara satardık. Eniştem malı teslim ettikten sonra, teyzem bana küçük bir harçlık verirdi. Günün en keyifli anı belki de buydu.
Öğleden sonra köye dönünce biraz dinlenir, sonra köy meydanındaki kahveye giderdim. Küçük eniştem orayı işletirdi. Akşam ezanına kadar garsonluk yapardım. İlk başta biraz utanır, sesim çıkmazdı. Ama yarım saat geçmeden alışır, bir elimle ağzımın kenarını kapatıp, en uzak masaya bağırmaya başlardım:
— Çaaaaay biiiiiir, demlisiii olsuuun!
Sesimi duyan eniştem, ocağın camından kafasını uzatır:
— Hazııııııır! diye gülerek cevap verirdi.
Garsonluk bitince önlüğümü çıkarır, ocağa asar, eniştemin demlediği çayı yudumlardım. Ne kadar yorgun olursam olayım, o çayın tadı her şeye değerdi. Bazen küçük eniştem cebime küçük bir bahşiş sıkıştırırdı. O anlarda kendimi büyük adam gibi hissederdim.
O köyün adı Cerrah’tı. İnegöl’e bağlıydı. Şimdi kasaba oldu. Sonradan defalarca gittim ama o çocukluk yıllarının Cerrah’ını bir daha bulamadım. Belki köy yerindeydi ama benim içimdeki yer değişmişti. Artık o derenin sesi başka akıyordu, o sabahlar başka kokuyordu.
Ama ne olursa olsun...
Bir yerlerde, hafızamın en derin köşesinde, hâlâ dıgıdık dıgıdık giden bir eşek var.
Kiraz ağacının gölgesinde soğuyan yemekler,
Yayığın içinden çıkan taze tereyağı,
Camdan dışarıyı seyrederken kulağıma çalınan bülbül sesi var...
Ve hepsinin üstüne bir cümle yazılı sanki:
“Hey gidi günler hey…”
Kamil Erbil
Yorumlar
Yorum Gönder