Gümüş Göl ün Bekçisi
Gümüş Göl’ün Bekçisi
Gölün yüzeyi, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte üzerine serilen ince sisi ağır ağır üzerinden atıyordu. Reşat, tahta kulübesinin gıcırdayan kapısını açtığında, ciğerlerine dolan o tanıdık yosun ve rutubet kokusunu selamladı. Elleri, yılların ve ağların bıraktığı nasırlarla sertleşmişti ama oltayı tutarken bir cerrahın parmakları kadar hassastı. Orta yaşın o dingin kıyısına vardığından beri, şehrin gürültüsünü ve insanların bitmek bilmeyen telaşını bu kıyıda bırakmıştı.
Onun için balıkçılık sadece bir geçim kaynağı değil, bir çeşit ibadetti. Her sabah güneş dağların arkasından mahcup bir çocuk gibi başını uzatırken, emektar sandalıyla göle açılırdı. Sandalın suya vurduğu her kürek darbesi, sanki gölün kalbine gönderilen birer mesajdı.
Reşat, gölün hangi köşesinde hangi balığın saklandığını, rüzgarın hangi yönden eserse bereket getireceğini ezbere bilirdi. Ama onun asıl ustalığı sabrındaydı. Oltasını suya bıraktığında, dünya ile olan bağını keser, sadece misinanın ucundaki o görünmez titreşime odaklanırdı.
"Balık tutmak," derdi kendi kendine, "aslında kendini tutmaktır. Suya bakarken kendi derinliklerine dalmıyorsan, sadece ıslanan bir ipin var demektir."
Kulübesi ise onun sığınağıydı. Köşede her daim tüten eski döküm soba, üzerinde eksik olmayan demli çay ve duvarlarda asılı duran eski fotoğraflar... Her biri Reşat'ın geçmişinden birer parça taşıyordu. Duvarın en mutena köşesinde ise yarım kalmış bir hikaye taslağı dururdu. Akşamları, gaz lambasının titrek ışığında göle dair gözlemlerini kağıda dökerdi. Belki bir gün birileri okurdu, belki de sadece gölün ruhuna emanet edilip gidecekti.
En çok da hafif çiseleyen yağmurları severdi Reşat. Gökyüzü grileşip damlalar gölün yüzeyinde binlerce küçük halka oluşturduğunda, sandalıyla kıyıya yanaşmaz, aksine biraz daha açılırdı. Yağmurun suyla buluştuğu o ses, ona dünyanın en güzel melodisi gibi gelirdi. O anlarda ne yorgunluk kalırdı ne de geçmişin tortusu.
Akşam olup da güneş batarken, elinde rızkıyla kulübesine dönerdi. Balıkları ayıklarken yanına gelen sokak kedileriyle paylaşırdı kısmetini. İnsanlardan uzaklaşmıştı belki ama doğayla hiç olmadığı kadar yakınlaşmıştı.
Göl kenarındaki o kulübe, sadece ahşaptan bir yapı değil; Reşat’ın yeniden doğduğu, kendini bulduğu bir kaleydi. Şehrin karmaşasından kaçanlar bazen uzaktan onun kulübesinin ışığını görür, orada nasıl bir hayat olduğunu merak ederlerdi. Oysa Reşat için cevap basitti:Sessizlik, en güçlü sestir. Sabır, en keskin oltadır. Doğa, en bilge öğretmendir.
Gece çöktüğünde, gölün karanlık suları yıldızları misafir ederken, Reşat sobasının yanına kıvrılır ve bir sonraki şafağın getireceği o taze umudu beklemeye koyulurdu. Onun hikayesi, suyun üzerindeki bir halka gibi sessizce büyümeye devam ediyordu.
Reşat, her zaman böyle sessiz ve doğanın içinde yaşayan bir adam değildi. Bir zamanlar o da şehrin gri binaları arasında, elinde çantasıyla saniyelerin peşinde koşan elbiseli kalabalıkların bir parçasıydı. Resmi evrakların, soğuk mühürlerin ve bitmek bilmeyen bürokratik koridorların içinde tam yirmi yılını tüketmişti. Masasının üzerindeki evrak dağları arasında, pencerelerden sızan bahar güneşini sadece birer ayrıntı olarak görür, gerçek hayatın dışarıda aktığını hep o emeklilik hayaliyle ertelerdi.
Ancak hayat, onun planladığı gibi yavaş bir veda hazırlamamıştı ona. O günleri hatırladığında, zihninde beliren ilk görüntü kalabalık bir cadde ve hiç durmayan bir gürültü olurdu. Şehir ondan sadece gençliğini değil, sevdiklerini ve iç huzurunu da birer birer çekip almıştı. Büyük bir kaybın ardından gelen o derin boşluk, Reşat’ın içindeki "gitme" isteğini tetikleyen son kıvılcım olmuştu.
Bir sabah uyandığında, aynadaki yorgun yüzüne baktı ve elindeki kalemi bıraktı. O kalem artık resmi raporlar yazmak yerine, ruhunu iyileştirecek cümleler kurmalıydı. Ceketini askıya, kravatını çekmeceye bıraktı ve cebinde sadece bir avuç anıyla Bursa’nın o meşhur, sisli dağlarının eteklerindeki bu göle doğru yola çıktı.
Kulübenin duvarındaki o eski fotoğraflar, aslında onun eski hayatından kurtarabildiği yegane parçalardı. Fotoğraflardan birinde, gençlik yıllarında bir bayram sabahı ailesiyle çekilmiş siyah-beyaz bir karesi vardı. Diğerinde ise, henüz memuriyete yeni başladığı yılların heyecanı yüzünden okunuyordu. Şimdi o fotoğraflara baktığında, sanki bir başkasının hayatını izliyormuş gibi hissediyordu.
"Resmiyet insanı buz gibi yapar," diye düşünürdü sobasını karıştırırken. "Burada ise sadece suyun ve toprağın kanunu işliyor. Burada mühürler değil, sadece güneşin doğuşu ve batışı geçerli."
Geçmişin o ağır yükünü, her sabah oltasını suya atarken gölün derinliklerine bıraktı. Şehirdeki o "önemli" adam gitmiş, yerine doğanın dilini öğrenmeye çalışan, yağmurla dertleşen ve ekmeğini sudan çıkaran gerçek Reşat gelmişti. Onun için bu kulübe bir kaçış değil, yıllar sonra gelen bir "eve dönüş" hikayesiydi.
Kamil Erbil
Yorumlar
Yorum Gönder