Kurdun Uluması
Bir Devrin Hikayesi
O sabah, kiremitleri dizmek için çatıya çıktığımda aslında hayatımın geri kalanındaki tüm dengeleri düzelteceğimi bilmiyordum. Bekçinin aşağıdan seslenişi, sadece bir devlet memurunu karakola çağıran bir nida değil; huzurlu sivil hayatım ile askeri müdahalenin o gri labirenti arasındaki kapının gıcırtısıydı. Çatıdan inerken, ailemin gözlerindeki o sessiz korkuyu gördüğümde, üzerime giyeceğim o "gizli" gömleğin ne kadar dar geleceğini hissetmiştim.
Karakolun koridorları barut ve tütün kokuyordu. Yüzbaşının masasında duran o "Çok Gizli" ibareli pembe kağıt, aslında hürriyetimin üzerine vurulan bir mühürdü. Bana "çatlak" demişlerdi. Evet, belki de çatlak bir kiremit gibiydim; ama yağmuru içeri sızdırmamak için değil, adaletsizliğin o soğuk suyunu aşağıdakilerin üzerine akıtmamak için direniyordum. "İmzalarsan anan seni tanımaz" tehdidi, ruhumdaki o dik başlı memuru daha da ayağa kaldırmıştı. O gün o kağıdı, bir emre itaat etmek için değil, o mekanizmanın içine sızıp bir yerlerde bir fren olabilmek için imzalamıştım.
Meydan Komutanlığı’nın kapısından içeri girerken, o sivil adamın attığı tokat, yüzümde sadece fiziksel bir acı bırakmadı. O tokat, 1980 Türkiyesi’nin masumiyetine atılmış bir tokattı. Revirde gözümü açtığımda, ağzımdaki kan tadı bana bir şeyi fısıldıyordu: “Kemal, seni bu karanlığın içine gözcü yaptılar. Ya bu karanlığın bir parçası olacaksın ya da o karanlıkta kaybolanların feneri.”
Bana verilen o istihbaratçı kimliği, cebimde bir hançer gibi duruyordu. Ama ben o hançeri kimseye saplamamaya yemin etmiştim. Eşimin titreyen elleriyle paylaştığım o sır, evimizin içindeki en ağır misafirdi. Dışarıda "devletin emrinde" görünen o sert memur, aslında her raporunda, her adımında birilerinin hayatını kurtarmanın, bir genci o kapandan çekip almanın yollarını arıyordu.
İstihbarat, onların lügatinde "ihbar etmek" demekti. Benim lüğatimde ise "korumak". Önüme gelen isimler, dosyalar, takip etmem istenen hayatlar... Her biri birer can, birer babaydı. O sivil adamların beklediği "zayiatı" hiçbir zaman vermedim. Onların istediği o sert raporların altını boş bırakırken, aslında geleceği dolduruyordum. Korkuyordum; gece kapı çalındığında sıranın bana gelmesinden, çocuklarımın babasız kalmasından... Ama bir başkasının evine ateş düşürmekten daha çok korkuyordum.
Bugün, o tokatların üzerinden 46 yıl geçti. O günün kudretli albayları, o vurduğu yeri inleten sivil adamlar şimdi tarihin tozlu sayfalarında birer isimden ibaret. Ama ben Bursa’nın sokaklarında bisikletimle gezerken, Setbaşı’nda bir çay içerken başım dik. Çünkü biliyorum ki; o "Kurt Kapanı"na sıkıştırılan Kemal, o kapanın dişlerini tek tek söktü.
Sadece eşim biliyordu bu yükün ağırlığını. Şimdi bu satırları okuyan herkes bilsin ki; zor zamanlarda kahramanlık, kılıç kuşanmak değil, elindeki kılıcı kimseye zarar vermeden kınına sokabilmektir.
Revirdeki o buz torbası yüzümdeki şişliği indirmişti ama içimdeki o adalet yangınını söndürememişti. Bugün 78 yaşımda, o günlerin "Çok Gizli" yazılarını birer onur belgesi gibi zihnimde taşıyorum. Kimse zayi olmadı, kimsenin ahı üzerime kalmadı. Bu, bir memurun devletine verebileceği en büyük hizmet; bir babanın çocuklarına bırakabileceği en temiz mirastır.
Garnizonun o soğuk nefesi ensemizdeyken, bir gün kendimi Sümerbank’ın ilçe şubesini denetleyen komisyonun başında buldum. Yanımda, o her fırsatta otoritesini hatırlatan Yüzbaşı... Ben komisyon başkanıydım; yani o an o masada devletin titizliği ve adaleti benim kalemimle temsil ediliyordu.
Borçlu kartları tek tek önümden geçiyordu. İsimler okunuyor, rakamlar sıralanıyor, gecikmiş ödemeler not ediliyordu. Dört veya beşinci karta geldiğimde o ismi okudum. Odada bir anda buz gibi bir sessizlik oldu. Kimse cevap vermiyordu. Müdür Bey’e dönüp sordum:
"Kim bu müdür bey? Neden ses çıkmıyor?"
Müdür, göz ucuyla yanımda oturan Yüzbaşı’yı işaret etti. Korku, odadaki havadan daha ağırdı. Kartta açıkça görünüyordu: Dört taksit ödenmemiş. Koskoca Yüzbaşı, halkın giyinmek için borçlandığı kurumun taksitlerini aksatmıştı. Yüzbaşı, o her zamanki buyurgan tavrıyla arkasına yaslandı:
"Boş ver, sen devam et..." dedi.
İşte o an, içimdeki o "çatlak" memur ayağa kalktı. Ama bu çatlaklık değil, adaletin tam kendisiydi. Yüzbaşı’nın gözlerinin içine bakarak, odadaki tüm polislerin ve memurların önünde o tarihi cümleyi kurdum:
- "Yüzbaşım, eğer ben kapıdaki garibanın ödemediği üç kuruş borç için müdüre işlem yaptıracaksam, size de aynı işlemi yaparım! Adalet birine işleyip diğerine susarsa, ben o masada oturmam."
Yüzbaşı celallendi, damarları yine dışarı fırladı. Bakışlarıyla beni orada yok etmek istiyordu. Ama ben kararlıydım. Önümdeki dosyayı sertçe kapattım.
"Bu iş böyle olmaz," dedim. "Komisyonu topluyorum. Kontrol bitmiştir."
Ekibi saldım, herkes şaşkınlık içinde dağıldı. Arkamda bıraktığım o koyu sessizlik, aslında benim en büyük cevabımdı. O gün o şubeden çıkarken, belki de hayatımı riske atmıştım ama şerefimi ve adalete olan inancımı kurtarmıştım.
Sonuç mu? Koca bir sessizlik... O sessizlikte bile, doğruyu söylemenin verdiği o muazzam hafiflik vardı. Onlar beni "kapan"a kısmışlardı ama o kapanın içindeki gerçek güç bendim; çünkü benim kaybedecek bir onurum yoktu, o her zaman yerindeydi.
Kamil Erbil
Yorumlar
Yorum Gönder