Hamileyim

Almanya benim için yalnızca doğduğum ülke değildi.

Çocukluğumdan beri içinde büyüdüğüm o düzenli sokaklar, kusursuz saatler gibi işleyen hayatlar, insanın ruhunu bile belli kalıplara sokuyordu. Babam yıllar önce ekmek parası için gelmiş, annem onun ardından gelince küçük ailemiz gurbetin içinde kendi sıcaklığını kurmuştu. Ama yaşadığımız hayat, Alman disiplininin sert çizgileriyle çevriliydi.

Ben de o çizgilerin içinde büyüdüm.

Anaokulundan üniversiteye kadar her adımım planlıydı. Derslerimde başarılıydım. Öğretmenlerim benim için “geleceği parlak” derlerdi. Sınıf arkadaşlarım eğlenirken ben hedeflerime yürüyordum. Hukuk fakültesine girdiğim gün, hayatımın geri kalanının da önceden çizildiğine inanıyordum.

Yanılmışım.

Çünkü insan bazen en büyük hatasını, her şeyi doğru yaptığını sandığı anda yapıyormuş.

Fakültede en yakın arkadaşım olan genç kadınla her şey önce masum başlamıştı. Aynı sıralarda oturuyor, aynı kitapları paylaşıyor, sınavlardan önce birbirimize not veriyorduk. Uzun kütüphane gecelerinde bakışlarımız değişmeye başladı. Dostluk, sessizce başka bir şeye dönüştü.

Adını koyamadığımız ama ikimizin de inkâr edemediği bir şeye.

Aylar boyunca bunu kimse bilmedi.

Belki biz bile tam olarak kabul etmedik.

Son sınıfın son dönemiydi. Mezuniyete birkaç ay kalmıştı. Bir gün beni fakültenin arka bahçesindeki tenha koridora çağırdı. Yüzü bembeyazdı. Gözleri korku ile kararlılık arasında gidip geliyordu.

Dudaklarını zorlayarak konuştu.

— Hamileyim.

O tek kelime, yıllarca inşa ettiğim bütün hayatı bir anda sessizce yerle bir etti.

Bir süre ona baktım.

Sanki duyduğum şeyi anlayamamıştım.

— Ne dedin? dedim.

Gözlerini kaçırmadan tekrar etti.

— Hamileyim.

O an çevremizdeki her şey sustu. Koridordan geçen insanların ayak sesleri, dışarıdaki rüzgâr, uzaklardan gelen konuşmalar… Hepsi yok oldu.

Sadece o cümle kaldı.

İlk söylediğim şey, bugün bile kendimi affedemediğim cümle oldu.

— Aldırmayı düşündün mü?

Bana öyle bir baktı ki...

Bir insanın yüzüne tokat atsanız belki o kadar acıtmazdı.

— Sen çocuğumu öldürmemi mi istiyorsun? dedi.

Cevap veremedim.

Başımı eğdim.

Ve o gün ikimiz de birbirimizi ilk kez gerçekten kaybettik.

Sonraki haftalar tartışmalarla geçti.

Ben mantık anlatıyordum.

O kalbiyle konuşuyordu.

Ben geleceği düşünüyordum.

O içindeki canı.

Ailesi Almanya’da çok güçlü insanlardı. Varlıklıydılar. Bizim gibi değillerdi. Bu ilişki zaten başından beri iki aileden de gizlenmişti. Onun yaşadığı hayatla benim hayatım birbirine hiç benzemiyordu.

Ama yine de birbirimize bağlanmıştık.

Bir gün aniden ortadan kayboldu.

Telefonları kapandı.

Evinde yoktu.

Fakülteye gelmiyordu.

Sanki hiç yaşamamış gibiydi.

Aylar boyunca onu aradım. Ortak arkadaşlarımızdan öğrendiğim tek şey, kısa bir süreliğine Amerika’ya gittiği söylentisiydi. Ama ben bunun doğru olmadığını hissediyordum.

İçimde kötü bir sessizlik büyüyordu.

Okulu bitirdim. Avukat oldum. Cübbemi giydim. Duruşmalara çıktım. Kazandığım davalar oldu. İnsanlar bana saygıyla bakmaya başladı.

Ama her akşam ofisim boşaldığında, içimde tek bir soru kalıyordu:

Neredeydi?

Bir yıl sonra bir öğleden sonra sekreterim odama girdi.

— Sizi bir hanım arıyor, dedi.

Ahizeyi elime aldığım anda sesini tanıdım.

Aylar geçmişti ama sesi değişmemişti.

— Benim, dedi.

Boğazım kurudu.

— Neredesin sen? dedim.

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra soğuk bir sesle konuştu.

— Güney Afrika’daydım.

Nefesim kesildi.

Ve ardından ikinci cümleyi söyledi.

— Çocuğu orada doğurdum.

Dünya ikinci kez sustu.

Masama tutunmasam düşebilirdim.

— Kız mı? Erkek mi? diye sordum.

Bir süre cevap vermedi.

Sonra fısıldadı.

— Bir oğlun var.

Oğlum.

Hayatımda ilk kez o kelime içimde yankılandı.

Ama sevinçten önce korku geldi.

— Nerede şimdi? dedim.

Bu kez sesi daha da sertleşti.

— Bir bakımevine bırakacağım.

Kanım çekildi.

— Ne diyorsun sen?

— Onu ben büyütemem.

— Benim oğlum o!

— Şimdi bunu mu hatırladın?

Sustu.

Sonra telefon kapandı.

Elimde ahizeyle uzun süre öylece kaldım.

Bir insan bazen kendi hayatının seyircisi oluyormuş.

O gün bunu öğrendim.

Yıllar geçti.

Evlenip yeni bir hayat kurdum. Eşime her şeyi anlattım. O da bu yükü benimle taşıdı. Birlikte araştırdık. Eski bağlantılarımı kullandım. Özel araştırmacılar tuttuk. Güney Afrika’daki kurumlara ulaştık.

Ama oğlum sanki dünyanın içinden silinmişti.

Ne adı vardı elimizde.

Ne fotoğrafı.

Ne sesi.

Sadece var olduğunu biliyordum.

Ve bir babanın bilip de ulaşamaması, bazen ölümden daha ağır oluyormuş.

Bir sonbahar günü eşimle yürüyüşe çıkmıştık.

Ağaçlardan dökülen yapraklar bankların etrafında birikmişti. Yorgunlukla bir banka oturduk. Ben yine dalmış gitmiştim.

Yanımıza otuz beş kırk yaşlarında bir adam geldi. Yanında genç bir kadın vardı.

Kibarca gülümsedi.

— Oturabilir miyiz? dedi.

Başımı salladım.

Bir süre sustuktan sonra bana baktı.

— Çok dalgınsınız amca, dedi. İçinizde ağır bir şey var.

Yüzüne baktım.

Tanımadığım bir adamdı.

Ama gözlerinde garip bir tanıdıklık vardı.

Nedenini anlayamadığım bir yakınlık.

Nasıl oldu bilmiyorum…

Yıllardır kimseye tam anlatamadığım her şeyi ona anlattım.

Gençliğimi.

O kadını.

Telefonu.

Güney Afrika’yı.

Kaybolan oğlumu.

Hiç sözümü kesmeden dinledi.

Sadece dinledi.

Sonunda başını eğdi.

Ve çok yavaş bir sesle sordu:

— Eğer bir gün onu karşınızda görseniz… tanır mıydınız?

Kalbim bir an durdu.

— Ne demek istiyorsun? dedim.

Gözleri doldu.

Yanındaki kadın sessizce elini tuttu.

Adam dudaklarını araladı.

Ve hayatım boyunca unutamayacağım cümleyi söyledi.

— Çünkü ben yıllardır sizi arıyordum... baba.

O an zaman durdu.

Nefesim kesildi.

Yıllarca yüzünü hayalimde kurduğum o çocuk, bir adam olarak tam karşımda İstersen oturuyordu.

Ben konuşamadım.

Çünkü bazı mucizeler insanın içine önce acı gibi düşermiş.

Sonra yavaşça anlıyormuş insan:

Bazı kayıplar aslında hiç kaybolmamış.

Sadece zamanı gelince geri dönmeyi beklemiş.

Hiçbirimiz bir süre konuşamadık.

Eşim sessizce gözyaşlarını sildi.

Yanındaki kadın, oğlumun omzuna elini koydu.

Ben titreyen ellerimle onun elini tuttum.

Yıllar önce bir kıtada kaybettiğim o küçücük el,

şimdi koca bir adamın avucunda bana geri dönmüştü.

Sonra birlrikte ayağa kalktık.

Sonbahar yapraklarının örtü gibi serildiği o dar yolda,

yıllarca birbirinden habersiz yaşamış iki insan gibi değil,

gecikmiş bir ömrün yarım kalmış iki parçası gibi

yan yana yürümeye başladık.

Kamil Erbil


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Doktor

Kimsesiz değildi,torunu vardı

Ameliyat