Bir Yelpaze,Birkaç Kuruş ve Çivit Mavisi Dünya

 ​Bir Yelpaze, Birkaç Kuruş ve Çivit Mavisi Bir Dünya

​Bugün adını "Erkek Kuaförü" koydukları, duvarları ithal duvar kağıtlarıyla kaplı, tavanlarından led ışıklar sarkan o cafcaflı dükkanlardan birine ne zaman yolum düşse, burnuma ne o pahalı parfümlerin kokusu gelir ne de saç şekillendiricilerin esansı... Ben hala 1955 yılının o ilkbahar sonundaki çocuksu heyecanımı, burnumda çivit mavisi badananın ve Arko sabunun o temiz, eski kokusunu ararım.

​İlkokul sıralarından yeni kalkmış, 78 yıllık ömrümün henüz başında bir çocuktum. Rahmetli annem, sokakta boş gezmeyeyim, hem bir sanat öğreneyim hem de yerim yurdum belli olsun diye elimden tuttuğu gibi mahalle komşumuz Berber Karam ustaya götürmüştü beni. Şimdiki gibi "Kariyer planlaması" falan yoktu o zamanlar; "Eti senin, kemiği benim" teslimiyetiyle, ailece görüştüğümüz o güvenli ellere emanet edilirdim. Ustamın "Gel bakalım delikanlı" diyerek başımı okşayışı, bugün bile içimi ısıtır.

​Şehrin en fiyakalı dükkanıydı Berber Karam’ın yeri. Kaymakamı, savcısı, hakimi... İlçede sözü geçen kim varsa hepsi o üç koltuklu dükkandan geçerdi. Benim ilk kadrom "Sinek Savarlık"tı. Gazete kağıtlarını şerit şerit keser, bir sopanın ucuna bağlardık; adına da yelpaze derdik. Koltuğa oturup makas tıkırtısını duyar duymaz içi geçen, hafifçe horuldayan o koca koca adamların yüzüne sinek konmasın diye elimde yelpazeyle nöbet tutardım.

​Şimdiki berber koltukları gibi amortisörlü, masajlı değildi koltuklarımız; dükkandaki sandalyeler bile ahşaptandı. Oturanlar sallandıkça "gıcırt gıcırt" ses çıkarır, biz çıraklar eğlenelim diye bilerek sallanınca kalfadan "Doğru oturun!" ikazını yerdik. Ama o ahşap komodinlerin camları altında bir tarih yatardı; eski kağıt paralar, vefat etmiş eski müşterilerin fotoğrafları... Müşteriler o resimlere bakıp "Hey gidi hey, ne adamdı be, toprak oldu" diye iç geçirirken, ölümün ve yaşamın o sessiz muhasebesine daha o yaşta şahit olurdum.

​Bugün kombiyi açınca akan o sıcak sular, o zamanlar lükstü. Sadece ilçe pazarı kurulduğunda ispirto ocağında güğüm kaynatılır, sair günler sıcak suyu yan taraftaki kahvenin ocağından koşturarak getirirdim porselen kapta. Ne jiletli usturalar vardı ne de tek kullanımlık havlular... Usturamızı duvara çakılı o deri bileme kayışına sürter, keskinliğini kolumuzdaki tüylerde test ederdik. Müşterinin gözü önünde ispirto dolu şişeye daldırıp mikropları kırmak en büyük hijyen kuralımızdı.

​Tıraş esnası, o dönemin sosyal medyası gibiydi adeta. İlçenin en dumanı tüten dedikoduları, kimsenin bilmediği sırlar hep o koltukta berberin çene çalmasıyla dökülürdü ortaya. Sırf laf almak için dükkana uğrayıp çay içenler olurdu. Eskiler boşuna dememiş, meğer Osmanlı'da casusluk korkusundan gayrimüslimlere berber dükkanı açtırmazlarmış; sırların kalbi orada atardı çünkü.

​Tıraş bittiğinde ritüel tamamlanırdı: Yüz yıkanır, Arko krem yedirilir, pudra pamukla sürülür, ıslak saçlar tarağın arasına sıkıştırılmış pamukla temizlenerek taranırdı. Havluyu omuzlardan alırken ağzımızdan dökülen o gururlu "Shatler olsun!" nidası, benim için bahşişin habercisiydi.

​Şimdiki çocuklar beğenir mi bilmem ama, haftalık aldığım 40 kuruşun yanında müşterilerin cebime sıkıştırdığı o 10 kuruşluk bahşişler benim dünyalığımdı. Koşarak bakkala gider, birkaç bisküvi ile rahat lokum alır, anneme götürürdüm. İki bisküvinin arasına o lokumu kıstırıp annemle karşılıklı gülüşerek yediğimiz o tat...

​İşte o tat, ne bugünün lüks restoranlarında var, ne de o çivit mavisi dükkanın samimiyeti şimdiki modern salonlarda. Zaman akıp gitti, sandalyeler değişti, insanlar toprak oldu ama o berber çırağının kalbindeki koku hiç değişmedi.

​Kamil ERBİL


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Doktor

Kimsesiz değildi,torunu vardı

Ameliyat