Kum

 ​Askerlik teskeresini cebime koyup Bursa’ya döndüğümde, içimde dünyayı değiştirebileceğime inanan o genç adamın büyük umutları vardı. Devletin açtığı sınavı kazanıp Bursa Maliyesi’nde icra memuru olarak göreve başladığım o ilk gün, masamın üzerine yığılan o gri, soğuk dosyaların yıllar sonra ömrümün en ağır yüküne dönüşeceğini elbette bilemezdim.

​O yıllarda sokakta "icra memuru" dendi mi, insanların yüzü bir anda kireç gibi beyazlar, arkamızdan fısıltılar yükselir, bakışlar bıçak gibi bilenirdi. Haklıydılar da... Kimse sabahın köründe kapısında "devlete borcun var" diyen birini görmek istemezdi. Ama bizim işimiz hislerle değil, imzalarla yürürdü. Hele o evrakın üzerinde Valilik imzası varsa, akan sular dururdu; devlet alacağını rızayla değilse, kanunla alırdı.

​Sıradan, kavurucu bir yaz sabahıydı. Şehrin kenar mahallelerinden birindeki bir mükellefe ait, kalın klasörlerin arasında kaybolmuş cılız bir dosya düştü önüme. Vergi borcu. Evrakı çantama koyup yola çıktım. Yürüdükçe Bursa’nın sıcağı tepeme biniyor, bastığım her adımda sokakların tozu pantolonumun paçalarına sıvanıyordu.

​Adrese vardığımda, karşısında hummalı bir inşaatın sürdüğü yarım kalmış bir apartman dairesiyle karşılaştım. Kalaslar, çimento torbaları, harç karan işçiler... Kapıyı ürkek gözlerle bir kadın açtı.

​"Beyinize söyleyin, bu kâğıdı bıraktım. Yarın gelsin, borcunu ödesin," dedim, sesimi resmi tutmaya çalışarak.

​Kadın içeri seğirtti, ahizeli telefonu kaldırıp telaşla konuşmaya başladı. Ses tonundaki o panik dışarıya, koridora kadar taşıyordu:

“Bey, acele gel! Maliye’den gelmişler… Evde haciz yapacaklarmış!”

​Birkaç saniye sonra kapıya dönüp, gözlerini kaçırarak, "Beyim geliyor," dedi.

"İyi," dedim, "aşağıda, gölgede bekliyorum."

​İnşaatın kenarına indim. Güneşin altında parıldayan ham kalaslardan birinin üstüne oturdum. Cebimden mendilimi çıkarıp alnımdaki teri sildim. Tam o sırada uzaktan, mahallenin sessizliğini yırtan eski bir motor sesi duyuldu. Az sonra köşeden beyaz bir Reno hışımla döndü ve önümde fren yaptı.

​Dört kapı birden aynı anda açıldı. İçinden, ellerinde demir levyelerle, yüzleri öfkeden kasılmış iri yarı dört adam indi. Doğrudan üzerime yürüdüler.

​"Sen misin ulan o haciz yapacak olan yetme?"

​Ne bir açıklama yapmama izin verdiler ne de elimdeki resmi evraka baktılar. Etrafımı etten bir duvar gibi sardılar. O an fark ettim; demin harç karan, çekiç vuran inşaat işçilerinin hepsi bir anda buhar olmuş, ortalık ölüm sessizliğine bürünmüştü.

​İçlerinden biri burnumun dibine kadar gelip kükredi:

"Kes ulan şu makbuzu!"

​Titreyen parmaklarımla koçanı çıkarıp makbuzu kestim, uzattım. Gözlerimin içine baka baka, kağıdı ortadan ikiye yırtıp ayaklarımın altına fırlattı.

​"Şimdi o parayı kendi cebinden ödeyeceksin. Hadi durma, defol git buradan!"

​Yavaşça geri çekildim. Gururum ayaklar altındaydı ama mantığım "Buradan sağ çık, caddeye ulaşıp karakoldan polis al," diyordu. Tam arkamı dönüp hızlı adımlarla yürümeye başlamıştım ki, arkamdan gelen o ses buz gibi sırtıma saplandı:

​"Dön lan buraya! Sana git diyen oldu mu?"

​Duymamış gibi yapıp adımlarımı hızlandırdım. Tam o an sırtımda sert bir odun parçasının acısını hissettim. Kalasla dürttüler beni.

​"Sana diyorum ulan, dönsene!"

​Geriye döndüğümde, havaya kalkmış koca bir kalas gördüm. Zaman durdu, nefesim boğazımda tıkandı. Gençliğim, gururum, memuriyetim... Hepsi o kalasın gölgesinde donakaldı.

​Sustular. İçlerinden biri yerdeki kum yığınını işaret etti:

"Şuradan bir avuç kum al, dök bakalım yere."

​Anlamadım. Ama o an her şeyden çok yaşamak istiyordum. Eğildim, dizlerim titreyerek o tozlu sarı kumdan bir avuç aldım, usulca yere bıraktım. Kum taneleri parmaklarımın arasından süzülürken içimden bir şeylerin koptuğunu hissettim.

​Adam elini cebine attı, buruşuk banknotları küçümser bir tavırla önüme, o kumun üstüne fırlattı:

"Al lan paranı! Bir daha buralarda dolandığını görürsek, seni o kumun altına gömeriz."

​Eğilip o paraları yerden toplarken ellerimin titremesine engel olamadım. Arkama bakmadan, adeta koşarak oradan uzaklaştım.

​Doğruca daireye gittim. Kapıyı çarpıp girerken hırstan, utançtan nefes nefeseydim. Memur çantasını Müdür Yardımcısının masasına fırlatır gibi koydum.

​"Ben böyle işin de, böyle memuriyetin de..." diye bağırdım, sesim çatallanarak.

​Müdür muavini, yılların kurduydu. Sakince yerinden kalktı, yanıma geldi. "Dur evladım, dur," dedi, elimi tuttu. "Hele bir otur, soluklan da anlat."

​Başımdan geçen her şeyi, o adamların hakaretlerini, sırtıma yediğim kalası, o bir avuç kumu bir çırpıda anlattım. Odadaki çıt çıkmadı, muavin beni sessizce, gözlerini kırpmadan dinledi. Hikayem bittiğinde derin bir iç çekti, pencereden dışarı baktı. Sonra başını ağır ağır bana çevirdi:

​"Sana bir avuç kum döktürmüşler ha evlat? Ben senin yaşlarındayken bana bir teneke döktürmüşlerdi," dedi. Gözlerinde eski bir hesabın gölgesi belirdi. "Şimdi git evine, güzelce dinlen. Sabah erkenden dairede ol."

​Ertesi sabah daireye adım attığımda havadaki o elektriği hissettim. Tüm icra memurları, tahsildarlar, odacılar müdür yardımcısının odasında toplanmıştı. Muavin, masanın üzerinde duran o uğursuz dosyayı elinin tersiyle sertçe tokatladı.

​"O adamın devlete, deftere ne kadar borcu, cezası, gecikmesi varsa kuruşu kuruşuna çıkarın!" dedi.

​Rakamlar saniyeler içinde alt alta toplandı. Muavin odadaki herkesin gözünün içine tek tek baktı:

"Bugün tahsilat günü değil çocuklar, bugün adalet günü. Gidin ve o dükkânda sağlam tek bir şey bırakmayın."

​Bu kez yalnız değildik; yanımıza uzun boylu, resmi kıyafetli bir polis memuru da vermişlerdi.

​Adamın çarşı içinde; içi cam kavanozlarla, alüminyum borularla ve köşesinde eski bir torna tezgâhıyla duran küçük, köhne bir dükkânı vardı. Bizi uzaktan, kalabalık halde gelirken görünce arkasına bile bakmadan kaçıp gitti. Yan dükkândaki komşuları telaşla önümüze atıldı:

"Aman beyim etmeyin, ne borcu varsa biz aramızda toplayıp ödeyelim, dükkana dokunmayın."

​Ama başımızdaki tecrübeli icra abimiz elini kaldırdı:

"Hayır," dedi sesi çelik gibi sertti. "Dükkan sahibi kendisi gelecek. Bu hesap burada değil, yüz yüze kapanacak."

​İçeri girdik. Tam o sırada, nasıl olduysa (!) bir arkadaşımızın ayağı takılıverdi; raflardaki cam kavanozlar büyük bir gürültüyle yere devrildi. Camlar çatır çutur dükkanın zeminine dağıldı. Bir diğeri dengesini kaybedip köşedeki alüminyum boru istifine çarptı; borular birbirine vurarak eğildi, büküldü, dükkanın ortasına saçıldı.

​Dükkanda kullanılabilir, satılabilir tek bir sağlam parça kalmamıştı. Yanımızdaki polis memuru bile olanı biteni izlerken yutkunmakla yetindi.

​Başımızdaki abi, kapıda biriken esnafa döndü:

"Söyleyin o korkağa; bugün saat dörde kadar daireye gelecek. Gelmezse yarın sabah evindeyiz."

​Saat tam dörde geliyordu ki, dairesinin bankosunda o tanıdık siluet belirdi. O dünkü levveli, heybetli adam gitmiş; yerine gözleri öfke, çaresizlik ve şaşkınlıkla yanan biri gelmişti.

​"Siz benim yuvamı, ekmeğimi mahvettiniz be! Değer miydi?" diye bağırdı, sesi titriyordu.

​Müdür muavini oturduğu masadan hiç istifini bozmadı, sesini bile yükseltmedi. Sadece gözlerini adama dikti:

"Dün tek başına yakaladığın gencecik memura erkeklik yapıp kalas kaldırmayı biliyordun. Bugün dükkanına devlet gelince niye kaçtın?" diye sordu.

​Oda bir anlığına buz kesti. Muavin masasından kalktı, bankonun arkasına kadar yürüyüp adama iyice yaklaştı:

"Dua et ve inşallah bundan sonra devlete bir kuruş bile borcun olmasın. Yoksa o dün döktürdüğün bir avuç kum, sana kaç teneke olarak geri döner, var gerisini sen hesap et."

​Adam tek bir kelime bile edemedi. Homurdanarak, titreyen elleriyle cebinden çıkardığı paraları bankoya bıraktı, makbuzunu alıp başı önünde çıktı gitti.

​Ben o akşam masamda, kararan Bursa semalarına bakarak çok uzun süre oturdum.

​O bir avuç kum... Genç yaşımda bana korkudan, levatadan ya da dayaktan çok daha büyük, çok daha ağır bir şey öğretmişti:

Devletin o sarsılmaz ciddiyetini, insanın her ne pahasına olursa olsun koruması gereken gururunu ve adaletin topal da olsa, gecikse de bir gün mutlaka o kapıdan içeri gireceğini.

​Bir dosya o gün, o masada kapandı.

​Ama o sokakta parmaklarımın arasından süzülen bir avuç kum, ömrümün tozlu raflarında, hafızamın en derin köşesinde, ciddiyetini hiç kaybetmeden hâlâ duruyor.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Doktor

Kimsesiz değildi,torunu vardı

Ameliyat