Vicdanın Arınış

 


​Vicdanın Arınışı

​Şehrin gürültüsü, egzoz dumanı ve bitmek bilmeyen korna sesleri arasında geçen bir Cumartesi mesaisi daha sona ermek üzereydi. Hafta içi asıl işimle boğuşurken, hafta sonları ve akşamları direksiyon salladığım bu dolmuş, aslında benim için bir kaçış değil, hayatın 


gerçek yüzüne tutulan bir aynaydı. Güneş, binaların camlarına turuncu bir veda öpücüğü kondururken, son durağa yaklaşmıştık. Arabada sadece tek bir yolcu kalmıştı; dikiz aynasından gördüğüm kadarıyla, şık ama yorgun görünümlü bir adam.

​"Şoför bey," dedi adam, sesi vites kutusunun iniltisini bastırarak. "Sizinle özel bir şey konuşabilir miyim?"

​Gözlerim aynadaki yansımasına takıldı. Kırklı yaşlarının başında, bakımlı ama gözlerinde tarif edilemez bir tedirginlik taşıyan bu adamı daha önce hiç görmemiştim. "Konu ne?" diye sordum, sesimdeki mesafeyi koruyarak.

​"Çok özel," dedi, kelimenin üzerine basa basa. "İnanın bana, hem sizin hem benim için çok önemli."

​Bir an duraksadım. İstanbul'un bu karmaşasında "özel" kelimesi genellikle ya bir dolandırıcılığın ya da bir dert yanmanın habercisidir. Ama bu adamda farklı bir şey vardı; sanki bir sırrın ağırlığı altında eziliyor gibiydi. "Bir saat sonra arabayı devredeceğim," dedim. "Sahildeki o eski çay bahçesinde buluşalım."

​Çay bahçesi, yaz akşamının serinliğini karşılayan insanlarla doluydu. Masalardan yükselen kahkaha sesleri, denizin kıyıya vuran hafif çırpıntısına karışıyordu. Onu köşedeki kuytu bir masada, önündeki boş kül tablasına bakarken buldum. Beni görünce hızla ayağa kalktı, yüzünde belli belirsiz bir mahcubiyet belirdi.

​"Hoş geldin," dedi. Sesindeki o titreyiş, merakımı iyice tetikledi. İki orta şekerli kahve söyledik. Köpüklü kahveler gelene kadar aramızdaki sessizlik, adeta somut bir duvara dönüştü.

​"Evet," dedim, sandalyemi öne çekerek. "Beni buraya getiren o 'özel' mesele nedir? Kimsin sen?"

​Adam derin bir nefes aldı, gözlerini doğrudan gözlerime dikti. "Şimdi bana çok dikkatli bak," dedi. "Lütfen, çocukluğunun tozlu raflarına in ve beni orada ara. Tanıyabilecek misin?"

​Sinirlenmeye başlamıştım. "Bak birader, bilmece oynayacak vaktim yok. Tehdit mi ediyorsun, dalga mı geçiyorsun anlamadım. Sadede gel."

​"Yok, ne tehdidi..." dedi acı bir tebessümle. "Sadece hatırlamanı istiyorum. Sitenin bahçesinde bisiklet yarışı yaptığımız o günleri... Senin her zaman benden hızlı sürdüğün ama bitiş çizgisine her zaman benim önce geçmeme izin verildiği o günleri."

​Zihnimde bir şimşek çaktı. Zihnimin en karanlık, en kapalı kapılarından birinin anahtarı çevrildi. O yüksek duvarlı site, babamın her sabah erkenden yıkadığı beton zemin, ellerime sinen çöp kokusu ve bahçede oynayan 'ayrıcalıklı' çocuklar...

​"Sen..." dedim, sesim fısıltıya dönüştü. "Yönetim kurulu başkanının oğlu..."

​Ayağa kalkmak istedim. O yıllar, babamın eğik başı, benim ise görünmez olduğum o dünya, üzerine beton döküp kapattığım bir mezardı. "Gitmem lazım," dedim. "Geçmişi deşmenin kimseye faydası yok. Ben o günleri unutmak için ömrümü harcadım."

​Kolumdan tuttu. Parmakları titriyordu. "Lütfen... Yalvarırım dinle. Olanlardan ne senin suçun vardı ne de benim. Ama sorumluluğu hepimiz taşıyoruz. Sadece on dakika..."

​Yeniden oturdum. Ama bu sefer bir yabancıyla değil, çocukluğumun en büyük yarasıyla karşı karşıyaydım.

​"Ben her şeyin farkındaydım," diye başladı anlatmaya. "Sana yapılanları, babamın babana bir emir kulu gibi davranmasını, annemin senin oturduğun banka oturmamak için yolunu değiştirmesini... Hepsini gördüm. Sen çöp kutularını taşırken, o yaşta o yükün altında ezilirken biz içeride doğum günü kutlardık. Babamın 'onlarla samimi olma' deyişi hâlâ kulaklarımda bir leke gibi duruyor."

​Başını eğdi, elleriyle oynadı. "Bir gün seni merdiven altında ders çalışırken görmüştüm. Işık yetersizdi, defterin dizlerinin üzerindeydi. O an içimde bir şey koptu. Bizim her imkanımız varken senin o azmin... İşte o gün anladım ki, asıl fakirlik bizim ruhumuzdaymış."

​Sustu. Gözlerindeki o yaşlı ifade, yılların biriktirdiği bir vicdan azabının dışavurumu gibiydi. "Neden şimdi?" diye sordum. "Neden bunca yıl sonra beni buldun?"

​"Çünkü," dedi, sesindeki düğümü çözerek. "Başarılı olduğunu, kendi ayaklarının üzerinde durduğunu, onca engele rağmen hayata tutunduğunu öğrendiğimde hem gurur duydum hem de o çocukluk suskunluğumdan utandım. Babam öldüğünde, bana bıraktığı mal varlığından çok bu vicdan yüküyle baş başa kaldım. Özür dilemeden ölemezdim."

​Cebinden bir zarf çıkardı. "Bunu sana vermek için aylardır yanımda taşıyorum. İçinde sadece bir mektup yok, bir itiraf var."

​Zarfa bakmadım bile. "Mektuba gerek yok," dedim. "Gözlerinin içine baktığımda, o küçük çocuğun suçluluk duygusunu görebiliyorum. Sen o zaman sadece bir çocuktun. Sistemin kurallarına uymak zorundaydın."

​"Peki," dedi umutla karışık bir korkuyla. "Affettin mi beni?"

​Derin bir nefes aldım. Çay bahçesinin ışıkları altında, geçmişin o ağır kokusu dağılmaya başladı. "Ben seni çoktan affetmişim de haberim yokmuş," dedim. "Ben asıl, babamın o boynu bükük halini ve kendi çocukluğumun çalınmışlığını affedemiyordum. Ama senin buraya gelmen, o duvarı yıktı."

​Ayağa kalktı, elimi sıktı. Bu, iki yabancının değil, iki eski yaranın birbirine değmesiydi. O uzaklaşırken, şehrin gürültüsü artık o kadar da rahatsız edici gelmiyordu. Başımı yukarı kaldırdım; gökyüzünde bir yıldız kaydı. Dilek tutmadım. Çünkü o gece, hayatımın en büyük yüklerinden birini o masada bırakmış, hafiflemiştim.

​Karanlığın içinde kaybolan o adamın arkasından bakarken fısıldadım: "Geçmiş, ancak yüzleştiğinde huzur verir."

Kamil Erbil


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Doktor

Kimsesiz değildi,torunu vardı

Ameliyat